Muhalefetin iktidara benzemesi çoğu zaman bir ahlak meselesi gibi tartışılır: Muhalefet "yozlaştı", "ilkelerinden saptı", "iktidar onu zehirledi." Bu anlatı rahatlatıcıdır, çünkü sorunu kişilere yükler. Oysa benzeşmenin bu kadar sık, bu kadar farklı ülkede ve bu kadar farklı kadrolarla yinelenmesi, açıklamanın başka yerde aranması gerektiğini düşündürür. Yinelenen bir sonuç, bireysel zaafla açıklanamayacak kadar düzenlidir. Neden, güçle kurulan ilişkinin yapısındadır.
Bu yazının savı şudur: Muhalefet iktidara geldiğinde benzemeye başlamaz. Benzeşme, iktidara yönelme sürecinde, çoğu zaman muhalefet henüz güçsüz görünürken başlar. Güce giden yol belirli bir örgütlenme biçiminden, belirli bir dilden ve belirli bir ilişkiler ağından geçer. Bu yolu yürüyen aktör, yürüdükçe yolun biçimini alır.
Güç çoğu zaman bir mülk gibi düşünülür: Biri onu elinde tutar, öbürü ele geçirmeye çalışır. Bu bakış, muhalefetin yalnızca el değiştirmeyi hedeflediği izlenimini verir. Oysa güç, ilişkilerin belirli bir düzenidir. Kimin karar verdiği, kimin itaat ettiği, hangi sözün geçerli sayıldığı, hangi davranışın ödüllendirildiği bir gramer gibi işler. Bu gramerin içinde konuşmayı öğrenmeyen, siyaset alanında kendini duyuramaz.
Muhalefet bu yüzden sürekli bir ikilemle karşı karşıyadır. Gramerin dışında kalırsa anlaşılmaz ve etkisiz kalır. İçine girerse, onu konuşurken taşıyıcısı olur. Benzeşme, bu ikilemin sıradan ve çoğu zaman fark edilmeyen çözümüdür.
Benzeşmenin dört yolu
Örgütün yolu. Hareketler küçükken esnek, eşitlikçi ve doğaçlamadır. Büyüdükçe koordinasyon gerekir. Koordinasyon uzmanlaşmayı, uzmanlaşma bir karar katmanını, karar katmanı da kendi sürekliliğini koruma refleksini doğurur. Robert Michels'in "oligarşinin demir yasası" dediği şey tam olarak budur: Örgüt büyüdükçe, onu yönetenler amaca hizmet etmekten çok örgütün kendisine hizmet etmeye başlar. Hareket kurumlaştıkça iktidarın bürokratik mantığı, muhalefetin içinde de işlemeye başlar.
Kişinin yolu. Siyasette seçmene ulaşmanın en kolay yolu bir yüzdür. Yüz, karmaşık bir programdan daha kolay güven uyandırır. Muhalefet, güçlü bir rakibi yenmek için "daha güçlü bir figür" arar. Aradığını bulduğunda, partinin kurumsal belleği geri çekilir, kararlar kişinin sezgisine ve çevresine kayar. Karşı çıkılan kişiselleşmiş iktidar, karşı çıkanın saflarında kendi küçük ölçeğini üretir.
Aynanın yolu. İki rakip birbirini tanımladıkça birbirine benzer. Carl Schmitt siyasetin özünü dost-düşman ayrımında görmüştü. Bu ayrım ne kadar keskinleşirse, iki taraf da birbirinin diliyle konuşmaya başlar. İktidar muhalefeti "tehdit" diye kurarsa, muhalefet de iktidarı "tehlike" diye kurar. "Onlar yaptı, biz de yapacağız" mantığı bu yolun en bilinen biçimidir. Ayna görüntüyü değiştirmez, çoğaltır.
Beklentinin yolu. Muhalefetin çevresinde her zaman bir destek ağı vardır: Seçmenler, çıkar grupları, yerel aktörler, kadrolar. Bu ağın bir beklentisi vardır. Muhalefet bir belediyeyi ya da bir kaynağı ele geçirdiğinde bu beklentiyi karşılamak zorunda kalır. Eski iktidarın dağıttığını yeni iktidar da dağıtmaya başlar. Dağıtım ilişkisi değişmez, yalnızca dağıtan değişir.
Bu dört yol birbirini besler. Örgüt kişiye, kişi aynaya, ayna beklentiye yol açar. Benzeşme, tek bir kararın değil, bu yolların birikimsel etkisinin sonucudur.
Saha eşit olmadığında sorun daha da ağırlaşır. Seçimlerin yapıldığı ama devlet imkânlarının iktidar lehine kullanıldığı, medyanın dengesiz, yargının güvenilmez olduğu bir düzende muhalefet çifte bir sıkışma yaşar.
Kuralların içinde kalırsa, kuralları kendi lehine eğen rakibe karşı yenilmeye mahkûm görünür. Kuralların dışına çıkarsa, eleştirdiği şeyi yapmış olur ve ahlaki üstünlüğünü kaybeder. Bu sıkışmada muhalefetin zayıflığı yalnızca dışarıdan dayatılmış bir şey değildir. Muhalefetin seçtiği stratejiler de sıkışmanın şeklini belirler. Sert bir kutuplaşmaya girmek de, ihtiyatla geri çekilmek de, kendi gücünü ve itibarını belirleyen tercihlerdir.
Zorlanmış koşullar benzeşmeyi kolaylaştırır ama kaçınılmaz kılmaz. Benzeşme bir kaderden çok bir eğilimdir. Eğilimin farkında olmak, ona karşı koymanın ilk koşuludur.
Yüzün değişmesi, yapının değişmesi
Başlıktaki "dönüşüm" sözcüğü burada belirleyici olur. Muhalefetin iktidara gelmesi kendiliğinden bir dönüşüm değildir. Gramsci'nin "pasif devrim" dediği süreçte olduğu gibi, eski düzenin unsurları yeni aktörün iktidarıyla birlikte biçim değiştirerek varlığını sürdürebilir. Karar mekanizmaları, kaynak dağıtım kanalları, kamu dili ve kadro alışkanlıkları yeni iktidarın eline geçtiğinde çoğu zaman aynen çalışmaya devam eder. Değişen yalnızca kimin kime talimat verdiğidir.
Gerçek dönüşüm, gücün üretilme biçiminin değişmesidir: Kararların kişilerden çok kurallara bağlanması, kaynakların beklentiye değil ölçüte göre dağıtılması, rakibin siyasi bir tercih olarak kabul edilmesi, kaybetme ihtimalinin siyasetin meşru bir parçası sayılması. Bu değişiklikler çoğu zaman muhalefete kısa vadede kaybettirir. Dönüşümün zor olmasının nedeni de budur: Kendini sınırlayan bir güç, kısa vadede kendi çıkarına aykırı davranmak zorundadır.
Ayrımın ölçütü
Muhalefetin iktidardan ne zaman ayrıldığını, söylediklerinden çok, güç karşısındaki davranışı gösterir. Birkaç soru bu ölçütü görünür kılar:
- Kendi içindeki eleştiriyi nasıl karşılıyor? Dışarıya talep ettiği çoğulculuğu içeride yaşatıyor mu?
- Aynı kuralı hem avantajlı hem dezavantajlı olduğunda savunuyor mu? Adam Przeworski demokrasiyi sonucun belirsizliğinin kurumsallaşması olarak tanımlar. Kaybetme ihtimalini gerçekten kabul etmek, bu tanımın pratikteki sınavıdır.
- Rakibini yenilmesi gereken bir görüş mü sayıyor, yoksa ortadan kaldırılması gereken bir kötülük mü?
- "Olağanüstü durum" söylemiyle kuralları geçici olarak askıya almayı meşrulaştırıyor mu? O geçicilik hiç bitmiyor mu?
- "Halkın tamamı biziz" iddiasında mı, yoksa kendini halkın bir kesiminin temsilcisi olarak mı görüyor?
Bu soruların her birine verilen yanıt, muhalefetin iktidardan ayrıldığı ya da ona yaklaştığı noktayı gösterir.
Muhalefetin iktidara benzemesi bir istisna değil, gücün kendini yeniden üretme biçiminin olağan sonucudur. Güç, onu elde etmek için gereken örgütlenmeyi, dili ve ilişkileri seçerek aktörü kendi kalıbına döker. Bu yüzden asıl soru "muhalefet iktidara gelince değişir mi?" olmaktan çıkar ve "muhalefet iktidara yönelirken kendini neye dönüştürür?" biçimini alır.
Hannah Arendt güç ile hükmetmeyi birbirinden ayırır. Güç, insanların birlikte eylemesinden doğar. Hükmetme ise araçsal bir baskıdır. Muhalefet gücünü birlikte eylemin meşruiyetinden aldığı sürece iktidardan niteliksel olarak ayrılır. Gücünü hükmetme kapasitesinden almaya başladığında ise yalnızca aktörleri değiştirmiş olur, siyasetin doğası aynı kalır. Dönüşüm sorunu da tam burada başlar: Siyaseti değiştirmek, iktidara gelmekten çok, iktidara nasıl gelindiğiyle ilgilidir.
yorumlar
Bu yazıda neye katılıyor, neye itiraz ediyorsunuz?
Yorumunuzu yazın ↓Henüz yorum yok. İlk sözü siz söyleyin; kısa bir not da olur.